22 Ağustos 2012 Çarşamba

yörüngede ki değişken

http://www.youtube.com/watch?v=165RVtUhEvk&feature=related dinlerken okunmalı.

insanların ne denli değişken olduğu hakkında tartışmayalım dedi. kafamı evet anlamında sallayarak sustum.susmak ne kadar iyi gelirdi bünyeye? ne kadar susturabilirdik kelimeleri? içimizde cümleler haline gelip sıkıştırmaz mıydı kalbimizi?
-bir iki kez güldüğünü hatırlıyorum.günün sonunda gülümsemelerini alıp gitmişti. ne kadardı? fiyatla ölçülebilir miydi bu hissettiklerim? eğer öyleyse tüm banka kartlarım da ki parayı çekip buna yatıracaktım. biraz heyecan biraz şaşkınlıkla masamdan kalktım. henüz yeni tanışmıştık, ne bir telefon ne bir umut ışığı bırakmıştı ardında. beynimdeki bir sürü soru ile restoranın kapısında buldum kendimi. çantamı karıştırıp anahtarı bulmam bir hayli zaman almışa benziyordu. çapraz bankta oturan yaşlı adam kalkmış yerine küçük dondurmasıyla boğuşan bir çocuk gelmişti. gülümsedim. arabamı çalıştırıp hafif bir müzikle evime gitmeye başladım.yollar ilk kez bu kadar karmaşık geliyordu.soluklanmak için durdum yıldızlara şöyle bir baktım.şu anda dünyada kaç insan benim yaptığımı yapıyordur acaba düşündüm ve yıldızların tek sığınağım olduğunu fark ettim. evime geçte olsa gelmiştim, anahtarımı masaya doğru fırlatıp koltuğuma uzandım.derin bir nefes aldım ve beynimdeki sorularla karşı karşıya geldim, yalnızdık.omzumu karanlığa yaslayıp gözlerimi kapattım.
-kirpiklerini kırpıp duruyordu, ağladığını anlamamam içindi bu çabaları.konuşmaya başladı;
'güvenmek istersin güvenemeyeceğini sanırsın ve elbet güvenirsin. en sağlam omuza baş koyduğunu hissedersin, hissedersin işte öyle yada böyle ağlarsın,bağırırsın ve susarsın. bir kaç yıldızla mutlu olduğun bir gökyüzün olur sonra.parıldayan her yıldızda kalbin daha da hızlı atar. çok fazla düşünürsün, düşünmekten uyuyamadığın geceler ve günü kaçırdığın sabahlar olur. kalbin değişir, büyür, daha hızlı atar, yavaşlar ve durur.acı hissetmediğin tek şey bu olur. ağladığın her gece için bir gülücük yollarsın umuduna parıltılar çoğalır, gözlerini almaya başlar ışık. mutlu olduğunu hissettiğin an düşersin; dalgalar seni boğdukça yeşillikte nefes alırsın,gözlerin doldukça kahkahalar atarsın. bu kadar işte..' kelimeleri seçe seçe konuşmuyordu, tereddüt etmeden bir bir kuruyordu cümleleri. bir kez daha 'bu kadar işte..' dedi.
haklıydı, kendimi boşluğa bıraktım. bedenimin doğru olanı yapacağını hissediyordum.gözlerimi yumdum.sesini son bir kez daha duydum ve kaybolduğum yörüngem de kendimi buldum.




ağustos22.-dilek polat

18 Ağustos 2012 Cumartesi

ve anladım ki;



o kadar çok yer gezdim ki çoğu zaman gittiğim yerlerin isimlerini unuttum.
o kadar çok benimdi ki dünya, içine sığamadım.
o kadar çoktu işte.
ardından uyandım..
çünkü uyanırsın, hep sonralarda uyanırsın.
önce maldivlere gittim.oturduk biraz sohbet ettik, sonra ona yemek hazırladım.çok suskun görünüyordu, sanırım maviyi sevmiyordu.düşündüm, neden gökyüzünü izliyordu o zaman?hep gökyüzüne bakardı, kirpiklerini seyrederdim o kırptıkça gözleri dolardı sanki.hiç hissettirmezdi.belki de hiç hissetmezdi.bilmezdim, çoğu zaman bilemezdim.çok tatlı bir ormana gittik sonra, orada da küçük kulübemizde kafa dinledik biraz, çok sessizdi.biraz kuş biraz rüzgar ve birazda yeşil vardı. ve bir de gökyüzü..pencereden dışarı bakardı, düşünürdü.o düşündükçe bende düşünürdüm, ne vardı onun gökyüzünde?bulamazdım,hiç bulamadım. 
kalabalık bir sokağa girdik sonra, insanlar telaş içinde ve hızlı hareket ediyorlardı. ne kadar çabuk geçiyorlardı yanımdan öyle.kendimi durmuş bir saat gibi hissediyordum.
gökyüzüne baktı, bu sefer çokta uzun sürmedi.
ardından uyandım.
çünkü uyanırsın, hep sonralarda uyanırsın.
ve anladım ki gökyüzü onun boş tuvali gibiydi.hayallerini çizip,renklendirip yaşayabildiği gibi.




dilek polat-

yine ölmedik bak



http://www.youtube.com/watch?v=T-hWSjjZ4hY&feature=player_embedded bunu açıp okumanızı isterim.

elinde küçücük bir müzik kutusu vardı, çok severdi böyle şeyleri.odasının darma duman olmasına aldırmadan müzik kutusunu masanın üstüne atıverdi.sanırım yorulmuştu.gözlerinin kapanmasına taviz vermeden direnmeye çalıştı fakat yaklaşık 2 dakika sonra uyuyakaldı.evde kimsecikler yoktu.in cin top oynuyordu sanki, bende onlara katıldım ve sessizce bekledik.uyanmıştı, aradan 4 saatin geçtiğini fark etmeden kalktı ve buzdolabındaki sütü çıkardı, bir kaseye biraz gevrek koyup salona geçti ve koltuğa uzandı.koltuk yumuşacıktı ve uykusunu getiriyordu esnemeye başlamıştı.bir kaç kaşık sonra uyuyakaldı.oysa ona uyumaması gerektiğini söylemiştim.bana sadece 'hiç bir şey olmayacak' demişti.
bekledim.
4 saat geçti. ne kadar çok uyumuştu öyle.sessizlikte suskunluğumu bozmadan bekledim.
2 saat daha geçti, hala uyuyordu.
10 saattir uyuyordu.hiç kıpırdamamıştı, ne kadar da temizdi teni. berraktı. pırıl pırıl ışıldayan kar taneleri gibi.
dediği gibi hiç bir şey olmadı, bekledim sadece.

uykusundan uyandığında korkmuş görünüyordu, aceleyle doğruldu ve elleriyle saçlarını geriye doğru itti.
derin ve sıkça nefesler alıp gözlerini yumdu, başını arkaya doğru yasladı. ve tekrarladı 'hiç bir şey olmayacak'. -tı.
doğruldu ve tedirgin adımlarla odasına doğru yürüdü, müzik kutusunu aldı ve yatağına oturdu.
notalar bir biri ardına çalarken müzik kutusunu elinden düşürdü.titremeye başlamıştı.tekrarladı 'hiç bir şey olmayacak,hiç bir şey..' konuşması git gide zorlaşıyordu. melodi hala kulağında çınlıyordu, yataktan kalkmayı başarıp dolaba yöneldi. dolaba dokunmamalıydı. dolabı açtı ve içindeki küçük hapı aramaya koyuldu, elleri titredikçe yavaşça dizlerinin üstüne doğru düştü.kalkamıyordu başı döndükçe dönüyordu. boğazında hafif bir acı hissediyordu, yutkunamıyordu. ne oluyordu böyle? hani hiç bir şey olmayacaktı. elini cebine attı ve küçük hapı buldu, derin soluklarla güldü. yine ölmedik bak, hiç bir şey olmadı dedi ve doğrulmaya çalıştı dolaptan tutunarak kendine gelmeyi bekledi. 
bekledi fakat kendine gelememişti. 
zamanın belli olmadığı bir boşlukta sürüklenirken bana tutundu, ona dokundum ve gülümsedi. artık hep benimleydi ..




dilekpolat-18Agustos.



1 Ağustos 2012 Çarşamba

sevgili okuyucu; bu notumda her telden çalıyoruz.


Son zamanlarda Ankaranın soğuğuda insanın iliğine kadar işliyor be arkadaş! Ha grip oldum hah olacağım diye telaşe içindeyim.

Neyse neyse asıl mühim şey 'boşluk'.
yada fazlasıyla 'dolu' olmak.
hangisindeyim bilmiyorum da, pimi çekilmiş bomba misali gerginim,
bazende sıcaktan mayışmış fazlasıyla tüyü olan bir kedi gibi uysal..

yaşamak ne güzel şey be kardeşim, demiş Nazım Hikmet. 
yaşamak gerçektende güzel.
düşünsene;
her sabah seni aydınlatan bir güneşin var,
her akşam güneşini örtecek bir kaç bulutun,
her gece uyumana yardımcı olacak bir karanlığın..

bazen bakmak gerek, mesela dün aşti'deydim. ankara otogarı..
karışık, kalabalık, her türlü insan mevcut, her türlü bakışlar, her türlü fikirler, her türlü düşünceler..
bekleme yerinde oturdum o demirden sandalye gibi olan oturaklara.
izliyorum,
vay be! diyesim geliyor içimden kalabalığa bakıp,
bir kaç dakika sonra vazgeçiyorum bu fikirden..

o otogarda, o kalabalık arasında küçük bir çocuk,
çocukları severim hemde çok, onlar kadar masumu yoktur şu dünyada.. 
o kadar tatlı bir çocuktu ki gözüm takıldı kalabalıktan arınıp,
sanki nefesini tutup şişirmiş gibi yanakları, sütlü kahverengi renginde hafif uzun saçları, kat kat giydirilmiş kazakları ve üstündeki o iyice şişman gösteren montu, en önemlisi de gülüşü ..

asıl güzellik insanın gülüşünde saklıdır, bu bir gerçek..
gülmeyi başaramayan insanlar bir yerden sonra afallar, nefes alamaz olur, boğulur.

neyse, ardından o küçük çocuk ve annesi oturdu o demirden oturaklara çaprazıma,
çocuk otbüüss gelmedimi anneee diyor o tatlı sesiyle, annesi ise her seferinde bıkmadan az kaldı oğluum diyor gülerek oğlunun ses tonuna, bir oldu, iki oldu, üç oldu, ardından babası geldi çocuğun elinde kraker falan, atıştırmalık. çocuğun gözleri parladı, babasının boynuna sarılamayacağı için bacağına sarıldı babam geldi babam geldi diyerek güldü bi kaç kez,ardından krakeri alıp zıplayı oynayarak yedi..
çevremdeki çoğu insan o çocuğu izliyordu. sanırım onu kıskandık,
evet her ne kadar itiraf edemesekte onu kıskandık,
içten içe beynimizi kemiren düşünceleri bir kenara atıp izlediğimiz o tertemiz ruhun yerinde olmak istedik,
belki de onun gibi gülebilmek istedik..
belki de ..

aslında anlayamıyorum bazen kimseyi,
çok mu bencilim?
çok mu kırılgan?
çok mu katıyım?
çok mu cıvık?
çok mu.. ?

yada onlar çok mu kötü?

hiç biri değil, 
cevabını bildiğim soruları kendime her soruşumda tekrar düşünüyorum cevabı, acaba diye.

neden kararlı olamıyoruz?
neden emin adımlar atamıyoruz hayatımızda?

biraz tehlike,
biraz hırs,
biraz umut,
biraz heyecandan ölürmüyüz ki?
hiç sanmıyorum..

zaten zamanda git gide çirkinleşiyor,
o yaşamadığım eski zamanlarda olmak istiyorum bazen..
insanların birbirini kırmadığı, arkasından konuşmadığı, herkesin birbirine nazik davrandığı bir dünya..
ah! daha ne isterimki..

eskilerin bir şarkısı var;
'bu ne dünya kardeşim gülen gülene, bu ne dünya kardeşim böyle? bende onlar gibi gülsemmi öyle, yüreğim kan ağlasa bile'.. 

bazı kadınlar uzaktan bakıldığında dimdik ayakta görünürler, oysa içlerindeki o yıkık dökük harabeyi kimse görmez. gülümser, alabildiğine yayar gamzeleri suratına, insanlar imrenir, hoşuna gider kadınında.

bazen sadece nefes almanın verdiği hazzı hissedin derim.
o anne karnında ölen bebekler sizin yerinizde olmak için neleri vermez di ki ..

insanları kırmayın, dalga geçmeyin; ki eğer bunu başarabiliyorsanız en yukardasınızdır..
kilolu bir insanın görünüşü hakkında dalga geçmeyin, hastalıklar.. o aniden yolunuzu kesen hastalıklardan birine yakalanıp fazlasıyla kilo alabilirsiniz..
...
bir çok örnek var buna, az çok herkes biliyordur elbette.

aslında hepimiz birbirimize benziyoruz,
birbirimizin aynısıyız bazen,
aynada ki benliğimizdr bazen karşımızda ki,
bazende sizi tamamlayan diğer yarınız..

çok kısa hayat, çoook..
yolda yürürken kafanıza saksı düşüp ölmeniz kadar basit,
o kısa zaman diliminde başarılı olmak kadar zor..