1 Ağustos 2012 Çarşamba

sevgili okuyucu; bu notumda her telden çalıyoruz.


Son zamanlarda Ankaranın soğuğuda insanın iliğine kadar işliyor be arkadaş! Ha grip oldum hah olacağım diye telaşe içindeyim.

Neyse neyse asıl mühim şey 'boşluk'.
yada fazlasıyla 'dolu' olmak.
hangisindeyim bilmiyorum da, pimi çekilmiş bomba misali gerginim,
bazende sıcaktan mayışmış fazlasıyla tüyü olan bir kedi gibi uysal..

yaşamak ne güzel şey be kardeşim, demiş Nazım Hikmet. 
yaşamak gerçektende güzel.
düşünsene;
her sabah seni aydınlatan bir güneşin var,
her akşam güneşini örtecek bir kaç bulutun,
her gece uyumana yardımcı olacak bir karanlığın..

bazen bakmak gerek, mesela dün aşti'deydim. ankara otogarı..
karışık, kalabalık, her türlü insan mevcut, her türlü bakışlar, her türlü fikirler, her türlü düşünceler..
bekleme yerinde oturdum o demirden sandalye gibi olan oturaklara.
izliyorum,
vay be! diyesim geliyor içimden kalabalığa bakıp,
bir kaç dakika sonra vazgeçiyorum bu fikirden..

o otogarda, o kalabalık arasında küçük bir çocuk,
çocukları severim hemde çok, onlar kadar masumu yoktur şu dünyada.. 
o kadar tatlı bir çocuktu ki gözüm takıldı kalabalıktan arınıp,
sanki nefesini tutup şişirmiş gibi yanakları, sütlü kahverengi renginde hafif uzun saçları, kat kat giydirilmiş kazakları ve üstündeki o iyice şişman gösteren montu, en önemlisi de gülüşü ..

asıl güzellik insanın gülüşünde saklıdır, bu bir gerçek..
gülmeyi başaramayan insanlar bir yerden sonra afallar, nefes alamaz olur, boğulur.

neyse, ardından o küçük çocuk ve annesi oturdu o demirden oturaklara çaprazıma,
çocuk otbüüss gelmedimi anneee diyor o tatlı sesiyle, annesi ise her seferinde bıkmadan az kaldı oğluum diyor gülerek oğlunun ses tonuna, bir oldu, iki oldu, üç oldu, ardından babası geldi çocuğun elinde kraker falan, atıştırmalık. çocuğun gözleri parladı, babasının boynuna sarılamayacağı için bacağına sarıldı babam geldi babam geldi diyerek güldü bi kaç kez,ardından krakeri alıp zıplayı oynayarak yedi..
çevremdeki çoğu insan o çocuğu izliyordu. sanırım onu kıskandık,
evet her ne kadar itiraf edemesekte onu kıskandık,
içten içe beynimizi kemiren düşünceleri bir kenara atıp izlediğimiz o tertemiz ruhun yerinde olmak istedik,
belki de onun gibi gülebilmek istedik..
belki de ..

aslında anlayamıyorum bazen kimseyi,
çok mu bencilim?
çok mu kırılgan?
çok mu katıyım?
çok mu cıvık?
çok mu.. ?

yada onlar çok mu kötü?

hiç biri değil, 
cevabını bildiğim soruları kendime her soruşumda tekrar düşünüyorum cevabı, acaba diye.

neden kararlı olamıyoruz?
neden emin adımlar atamıyoruz hayatımızda?

biraz tehlike,
biraz hırs,
biraz umut,
biraz heyecandan ölürmüyüz ki?
hiç sanmıyorum..

zaten zamanda git gide çirkinleşiyor,
o yaşamadığım eski zamanlarda olmak istiyorum bazen..
insanların birbirini kırmadığı, arkasından konuşmadığı, herkesin birbirine nazik davrandığı bir dünya..
ah! daha ne isterimki..

eskilerin bir şarkısı var;
'bu ne dünya kardeşim gülen gülene, bu ne dünya kardeşim böyle? bende onlar gibi gülsemmi öyle, yüreğim kan ağlasa bile'.. 

bazı kadınlar uzaktan bakıldığında dimdik ayakta görünürler, oysa içlerindeki o yıkık dökük harabeyi kimse görmez. gülümser, alabildiğine yayar gamzeleri suratına, insanlar imrenir, hoşuna gider kadınında.

bazen sadece nefes almanın verdiği hazzı hissedin derim.
o anne karnında ölen bebekler sizin yerinizde olmak için neleri vermez di ki ..

insanları kırmayın, dalga geçmeyin; ki eğer bunu başarabiliyorsanız en yukardasınızdır..
kilolu bir insanın görünüşü hakkında dalga geçmeyin, hastalıklar.. o aniden yolunuzu kesen hastalıklardan birine yakalanıp fazlasıyla kilo alabilirsiniz..
...
bir çok örnek var buna, az çok herkes biliyordur elbette.

aslında hepimiz birbirimize benziyoruz,
birbirimizin aynısıyız bazen,
aynada ki benliğimizdr bazen karşımızda ki,
bazende sizi tamamlayan diğer yarınız..

çok kısa hayat, çoook..
yolda yürürken kafanıza saksı düşüp ölmeniz kadar basit,
o kısa zaman diliminde başarılı olmak kadar zor..


Related Articles

0 yorum: